Romanya Transilvanya Gezisi

Vizemin bitmesine kısa süre kala şirketteki yöneticilerimden Yalçın Abi’nin bilgilendirmesi sonucu kendisiyle haftasonu tatili için tur paketi satın aldık.

Cuma günü çıkış Pazar gecesi dönüş olarak belirlenen turumuza, Mecidiyeköy’den otobüse binerek başladık. Otobüsümüz konforluydu. Aslında telefonu şarz etmek için prizlerin olması gayet yeterliydi. Otobüs yolculuğunu da sevdiğimden farklı bir sıkıntı görmemiştim.

Mahmutbey’de ki yarım saatlik trafiğin ardından Hamzabeyli sınır kapısına, oradan da toplamda Bulgaristan’dan Tuna Nehrini de geçerek 10 saatte Romanya‘ya ulaştık.

Romanya Avrupa birliği ülkesi olmasına rağmen kendi para birimleri olan Leyi’yi kullanmakta ısrarcı olduğundan giderken paramızı Euro yapmış. Ancak harcamak içinde Romanya sınır kapısında bulunan Change office’lerde paramızı Leyi’ye çevirmiştik. 50 Euro için toplamda 215 Leyi aldım. Leyi tamamen naylon. Suda ıslanmıyor, kesinlikle yıpranmıyordu. Sadece ateşte hasar görüyordu.

Sınır kapısından direkt olarak Transilvanya‘ya gitmek üzere yola koyulduk. Turun belirlemiş olduğu, tüm şatoların gezilmesine karşılık rehberlik ücreti ile birlikte ücreti 50 Euro idi.

Sınır kapısından yaklaşık olarak 4 saatte şatolara ulaşabildik. Romanya’ya girdiğimiz gün hava çok fazla sıcaktı. Devlet televizyonları turuncu alarm vererek herkesi sahil bölgelerine yönlendirmişti. Haliyle gidiş güzergahımız İstanbul trafiğinden farksızdı. Yorulmuş, epey sıcaklamıştık. Otobüs fazla hareket etmediği için otobüsün klimaları verimli çalışmıyor, ihtiyaç molası vermemiz gerekiyordu ve tabi ki bira da içmemiz gerekliydi. Rehberimizden Romanya’nın meşhur yerli birasının Ursus olduğunu duyunca canımız epey çekmişti çünkü.

Epey uzun süren yolculuğumuzun ardından Transilvanya’ya varmıştık. İlk şatomuz Peleş Kalesiydi. Burada Romanya Kralı 1.Carol eşiyle birlikte kalıyordu.

Tabi ki kralımızın yazın ve kışın kaldığı mekanlar farklıydı. Büyük lüks. İçimden  İhtişamlı ancak bizim Ankara’da yeni yapılan sarayımız kadar değil cümlesini geçirdim içimden… Çok ilgimi çekmedi ancak Romanya tarihi açısından önemli bir noktaydı.

Şatoyu yeteri kadar gördüm arkadaşlar. Şatodan çıktım, dışarıda enfes bir hava… Karşımızda Karadeniz bölgemizi andıracak kadar yeşil renk var. Derin nefesler alıyoruz, içimize çekiyoruz temiz havayı…

Kral Carol’un kalesi Peleş’in ardından Dracula‘nın şatosuna geçecektik. İhtiyaç için burada biraz dinlendik. Biramızı yudumladık, otobüsümüze doğru yola koyulduk.

 

Romanya’da kalacağımız otel Sinaia‘daydı. Biraz araştırmıştık. 4 Yıldızlı, jakuzuli haliyle havuzu bulunan bir oteldi. Burada biraz zaman geçirmeyi çok istiyorduk ancak Romanya’da denk geldiğimiz trafik ne yazık ki bu hayalimizi gerçekleştirmemize mani olmuştu. Diye düşünüyorduk Yalçın Abi ile…

Otobüsümüzün yanına geldiğimizde otobüsün sıcakta, çok fazla dayanamadığını ve bozulduğunu öğrendik, aman ne güzel… Otele gitmemiz için fırsatımız olmuştu.

Çok büyük olmayan bölge zaten otelimize epey yakındı. Yürüyerek otelimize doğru yola çıktık. Giriş işlemlerimizi yaptık, odamıza çıkarak duşumuzu alarak hayalini kurduğumuz jakuziye ve havuza kavuştuk.

Biraz vakit geçirmemizin ardından turda tanıştığımız arkadaşlarımız Emre ve Hazal ile Sinaia’yı keşfetmek için sokaklara attık kendimizi…

Yoğun gelen sarımsak kokusunu takip ederek, burada yöresel yemekler vardır diyerek mekana giriş yaptık. Ana dillerindeki menülerden pek bir şey çıkaramadık, herhangi bir şeyler söyleyerek yemeğimizi yedik. Sinaia’da akşam yapacak hiçbir şey yoktu maalesef. Otelimizin yan tarafında bulunan nargile kafede çalan Tarkan albümleri, araplar, dansöz ve Türkiye motiflerinden başka… Tabi ki bu mekandan uzak durduk arkadaşlar.

Türkiye’de ve balkanlarda gittikleri her yerde ego için para saçmaya gelen Arap vatandaşlardan sıkılmıştık epey. Burada da katlanamazdık.  Ramayana kafede yorgunluk kahvelerimizi içtik, otelimize gidip uyuduk. Otobüsümüzün yapılamama durumu vardı. Bu durumda da tur nasıl bir aksiyon alacaktı merak konusuydu. Tabi ki biz kurduğumuz arkadaş grubumuzda bunları hiç dert etmedik, sadece anı yaşamaya keyif almaya baktık. Kendimize sorun yaratarak sadece kendimizi üzerdik ve keyif alamazdık, buna hiç gerek yoktu.

Neyse ki kahvaltıdan sonra otobüsümüzün tamirinin tamamlandığını öğrendik. Bugün ilk rotamız Dracula idi ;

-Artık kan kokusunu iliklerimize kadar hissetmek Dracula’nın şatosunu ziyaret etmek için sabırsızlanıyorduk.

Yarım saatlik yolumuzun ardından Bran kalesine (Drakula şatosu) ulaştık. Dışarıdan bakıldığında gerçekten korkunç bir havası vardı bu şatonun. Duyduğumuz hikayeler izlediğimiz filmleri düşündükçe tüylerimin diken diken olduğunu fark ettim.

Ancak şatoya girdiğimizde pek de bir numarası olmadığını, rehberimizin anlattığı hikayelerden öğrenmiştim. Sadece bir odası cephanelik için ayrılmış, bir şato… Sadece aşağıdaki gibi dipnotlarım var 🙂

Karşımda görünen tarihi eserin üst kısmında borumsu bir parça var. Rüzgar çok estiğinde müzik çalıyor, çok ilginçti.

 

 

Geçişler sadece bir kişinin geçebileceği şekilde yapılmış

Buranın da çok güzel manzarası var 

 

peleş kalesine göre burası daha otantik
manzara muazzam

Arkadaşlar şato gezimiz bitti.

Romanya’nın derin tarihi Braşov’a doğru yola koyulduk. Bran şehrinin çıkışında savaştan kaçıp dağın en tepesine Raşnov isminde bir kale yapılmış.

-Zamanında iki Türk askeri savaşta esir alınıyor. Bölgedeki üst rütbeli askerler ise askerleri susuz olan bölgeye dağdan su çıkararak susuzluklarını giderme şartıyla serbest bırakma sözü veriyorlar.

Türk askerleri metrelerce derinliğe inerek tabiricaizse dağı delerek su buluyor ve bölgeye çekiyor.

-Türk askerleri seneler sonra suyu bulduklarını artık serbest bırakılmaları gerektiğini söylüyorlar, ancak böyle bir söz verilmediğini söyleyip 2 Türk askerini de şehit ediyorlar.

Birkaç gün sonra bölgede meydana gelen depremde su kuyusu ve metrelerce kazılan delik kapanıyor, bölge suya tekrar hasret kalıyordu…

Braşov’a giderken, sanayi bölgesinden geçtik, burada Romanya halkına takdirim, gelişme stratejisi olan sanayileşmeydi.

Bölge ısrarla sanayileşmeye çalışmış. 1 ve  2. Dünya savaşında bölge defalarca bombardımana tutulmuş ancak bölgenin sanayileşme direnci kırılmamış ve petrol rafineleri bira fabrikaları, oto sanayiler kurulmaya devam etmiş.

Kısa bir süre sonra Braşov’a giriş yaptık. Kara kilise olarak adlandırılan bölgenin arka kısmından yürüyerek yolumuza devam ettik.

-Arkadaşlar, ilginç bir hikaye daha ;

Braşov bölgesinde çok fazla Türk vatandaşı yaşamamasına rağmen, Kara Kilise olarak adlandırılan kilise kundaklanma sonucunda yanıyor. Kilisenin dış cephesi yangından sonra dumandan etkilendiğinden kararıyor. Dış cepheyi temizlemiyorlar. Ancak nereden çıktığı bilinmez, kiliseyi Türk’ler yaktı diyerek, bize olan düşmanlıklarına yeni bir kin daha ekliyorlar.

Bu bölge, oldukça şirin, masallarda anlatıldığı gibi, tipik balkan bölgesini andırıyordu. Renkli binalar, sıcak kanlı insanlar… Burada çok fazla vakit geçiremediğimizi üzüntüyle birlikte aktarmak zorundayım.

Şu anda son durağımız olan Romanya’nın başkenti Bükreş’e doğru yola çıktık. Yaklaşık 2,5-3 saatlik bir mesafeden bahsediyorum. Kısa bir tur olduğu için epey yorgunluk çökmüştü.

Devrim meydanına gelerek başlıyoruz turumuza.

Aralık 1989’da Nicolae Ceauşescu‘ya karşı yapılan bir devrimden bahsediyoruz. Halk ve ordu tarafından gerçekleştirilen bu Devrim’de Nicolae Ceauşescu iktirdan indiriliyor, eşi ile birlikte bir helikoptere binerek kaçmaya çalışıyorlar ancak bir süre sonra yakalanarak Târgovişte’ de bir kışlada vatana ihanet gibi suçlamalar ile kurşuna dizilerek hayatlarını kaybediyorlardı.

Bölgede Komunizmin bitişiyle birlikte eğimitin, su, elektrik gibi ihtiyaçların ücretsiz olmasından mütevellit ülkenin demokrasi ile yönetilmeye başladığında her şeyin ücretli olmasından şikayetçi olmaları çok sonra zuhur etmiş. Bu da halkın çıkar duygusunu gösteriyor.

Buranın hikayesini rehberimizden dinledikten sonra; daha önceden bildiğim bir noktaya dikkat ederek, Romanya gibi Türklere karşı bakış açıları çok fazla kinci olan bir bölgede olan Atatürk büstünü sorduğumda, bölgeden geçeceğimizi ancak zamanımız olmadığından ötürü bekleyemeyeceğimizi aktardığında; “Atatürk’ü görmeden, ne Bükreş’ten ne de Romanya’dan çıkamayacağımızı, sakin bir dil ile kendisine aktardım… 🙂 ”

Arkadaşlar, bırakın ülkemizin taraflı cumhurbaşkanı, aynı zamanda bir partinin genel başkanının dünya liderliğini;
-farklı bir ülkede, size ülkenizi tırnaklarıyla kazıyarak veren, topluma eğitim bilincini aşılayan, cephede kendi dilini yaratan, kadınlara seçme ve seçilme hakkını veren, ordusuyla beraber sayısız zaferler elde etmiş ve halkına, milletine sahip çıkan bir liderin varlığı şuan da bildiğim kadarıyla 35 ülkede anıt olarak farklı ülkelerde halkına örnek teşkil edilmesi açısından meydanlarda sergilenmektedir. İşte bu lider tarafsız, vatansever, kendi milletinin çıkarlarını daima koruyan Mustafa Kemal Atatürk‘ten başkası değil.

-Gurur kat sayımın artışıyla onu andıktan sonra yolumuza devam ettik.

Burada son durağımız Parlamento binasıydı. Ön tarafındaki caddenin uzunluğuyla birlikte yaklaşık 2 milyon insanın buraya sığdığı iddia ediliyor. Hatta Michael Jackson konserinde burası full bir şekilde dolmuş.  Atmosferi müthiş bir alan olduğunu söyleyebilirim.

 

Ardından turumuzun otobüs firması araçta yaşanan aksilikten ötürü bir Türk restaurantında tura katılan herkese yemek ısmarladı. Yemeğin ardından o gün Beşiktaş’ın maçı olduğundan alkol ve abur cubur stoğumuzu tamamlayarak, otobüsümüze binerek dönüş yoluna geçtik…

Gezimizin son durağını da bu şekilde geçirmiş olduk.

İlgi ve alakanız için teşekkür ederim.

Yazar : Alican KÖSEDAĞ
Instagramalicante58

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir