DOKUZ GÜLÜMSEYEN GÜNEŞ:ANTALYA

  Başlığımı beğendiyseniz hadi gelin Antalya’yı gezelim. Çok eğleneceğiz!

  Antalya deyince aklınıza ne geliyor? Gezmeden önce benim aklıma beş yıldızlı oteller, deniz, kum, plajdan öte fazla bir şey gelmiyordu. Tamam, turizmin başkenti. Ama Antalya’yı Antalya yapan çok farklı, çok güzel şeyler de var. Mesela Türkiye’de en çok antik kent bulunan il. Likyalılar, Lidyalılar, Selçuklular, Romalılar, Bizanslılar…Merak etmeyin, hepsini saymayacağım.

  Helenistik dönemde Bergama Kralı II.Attalos askerlerine ”Gidin ve bana yeryüzündeki cenneti bulun.” demiş. Askerlerinin gösterdiği yeri beğenmiş ve buraya bir liman şehri kurdurmuş. Attalos’un adına ithafen şehir ”Ataleia” adını almış Birkaç değişimle ”Antalya” olmuş. Şehrin merkezinde de II.Attalos heykeli var. Ben Etimoloji ile ilgilendiğim için özellikle anlattım bu hikayeyi. Antalya ile ilgili aklınıza gelebilecek her konuda çok fazla bilgi var. Bu bilgilere ulaşmak da çok kolay. Ben anlatsam bir türlü bitmez. Bu yüzden tarihe ilginiz varsa siz araştırın derim.

  Sizler için Antalya’yı gezebileceğiniz 5 günlük bir program hazırladım. İsterseniz programda değişikler yaparsınız, isterseniz sadece birkaç yerle ilgili fikir alırsınız. Umarım ufacık bile olsa bir yardımı olur.

  Öncellikle bu gezide kullanabileceğiniz ulaşım araçları hakkında ne yazık ki sizi bilgilendiremeyeceğim. Çünkü gitmek istediğim yerlere çoğunlukla araba, bazen otobüs kullanarak gittim. Ama bir gezgin için bir çok ulaşım alternatifi var. Otostop severler, araba kiralayanlar; tamamen size kalmış.

1.GÜN

  İlk günün sabahının erken saatlerinde, veya benim gibi ilk saatlerinde-yani gece yarısında- evden çıkabilirsiniz. Böylece Serik’te güneşli bir güne uyanacağız. Niye mi Serik? Biliyorum ki Antalya deyince aklınızda Serik yoktu. Ama bugün bizim kafa dinleme günümüz. O kalabalık büyük şehrimizden kalkıp gelmişiz, sakin sokaklarda bisiklet sürmeyi hak etmiyor muyuz? Antalya’nın çoğu ilçesinde inanılmaz bir yerli-yabancı turist kalabalığı var. Bu benim çok hoşlanmadığım bir şey. Bu yüzden Serik’i tercih ettim.

  Ben Serik’te uzun bir süre yazlıkta kaldım. Bu size önermediğim bir şey. Çünkü yaz demek macera demek, yeni şeyler keşfetmek demek. Bir ay her gün aynı şeyleri yapacağınıza iki gün dolu dolu tatil yapın, gezin. Bence daha güzel vakit geçirirsiniz. Bu yüzden Serik’te bir gün geçireceğiz. Konaklama seçeneğini yine size bırakıyorum.

  Serik’e gelir gelmez boş verin uyumayı, ”dur iki dakika uzanayım, dinleneyim” demeyin. Mayonuzu giyer giymez denize. Umarım şanslı günüzdesinizdir. Deniz bazen çok dalgalı olabiliyor. Sabahın erken saatlerinde giderseniz halk plajı olmasına rağmen çok kalabalık olmadığını görürsünüz. Gördüğüm en bakımlı halk plajlarından açıkçası. Duşları, giyinme kabinlerine kadar her şey temiz. Plaj voleybolu sahası ve çimlik alanlar var. Her yer çiçekler içinde. Ve çevrede çok uysal köpekler var. Küçük bir yürüyüş yapın, ardından yüzün. Açıkçası deniz suyu bana çok iyi geliyor. O yüzden çok oyalanıyorum denizde. Siz biraz daha az vakit geçirirseniz daha az yorulursunuz.

  Plajın orada bir restoranda teyzeler gün yapıyor her hafta. Hareketli parçalar çalıp oynuyorlar. Siz de benim gibi biraz dans edip, eğlenip kalacağınız yere dönün.

Denizden sonraki meşhur duş, yemek merasiminden sonra bisikletimizi alıp dışarı çıkıyoruz. Sokaklarda sadece top oynayan çocuklar oluyor genelde. Birilerinden bisiklet ödünç alırsınız belki, tatlı bir teyzeye denk gelirseniz kesin verir. Genelde herkes birbirine ”sen yabancı değilsin” diyor. ”Ben ödünç almam.” diyorsanız da bisiklet kiralayabileceğiniz yerler var. Burada yediden yetmişe herkes her yere bisikletle gidiyor. Böyle bir yerde bile bisiklet sürmeyi öğrenemeyen bir ben. Sanırım bana Amsterdam gibi bir şehir lazım!

Fotoğraftaki gibi bakkallardan limonata, dondurma alıp çimenlere oturabilirsiniz. Ben fıskiyelerin altından koşmaya falan bayılıyorum. Sonra da düşüyorum ama, bu nasıl bir hırssa! Ben bu bahsettiğim şeyleri yaptıktan sonra top alıp voleybol oynadım. Başka bir gün de futbol oynamıştım. Müthiş sportif kişiliğim falan yok, sadece deniyorum bir şeyler işte! Çoğu zaman da olmuyor, ama oynayamazken bile çok eğleniyorum! Yaz mevsimine biraz bu gözle bakıyorum açıkçası.

  Sadece bisiklet sürüp, güzel ara sokaklar keşfedip birkaç fotoğraf çekmiş olsanız bile hava kararmış olacaktır muhtemelen. Yoruldunuz mu? Yorulmak var, dinlenmek yok! Bisikletle veya yürüyerek konumunuzu bilmediğim için tarif edemediğim ama halk plajının ilerisinde olan turist pazarlarına gidin, genelde akşam rengarenk oluyor. Ben pek sevmedim açıkçası, sadece ilçeyi daha iyi tanımak için gezdim. Bir de dondurma yemek için tabi ki!

  Turist pazarları zaten hem yerli hem yabancı turistler üzerinden çok uçuk fiyatlarla para kazanmaya yönelik hiç mi hiç sevmediğim yerler. Ama bazen acil ihtiyaçlar yüzünden gitmek durumunda kalıyoruz. İlçeyi gezdiğimize, sporumuzu yaptığımıza ve çok yorulduğumuza göre kalacağımız yere geri dönebiliriz. Ertesi gün de epey yorucu olacak.

2.GÜN

2. ve 3.günü yazarken çok tereddüt yaşadım. ”Acaba bu iki yer aynı günde gezilir mi, daha mı uygun fiyatlı olur?” diye düşündüm. İsterseniz bu iki günü birleştirebilirsiniz. Ama bu benim için çok yorucu olurdu. O zaman, gezmeye başlayalım.

Sabahın kalkabildiğimiz en erken saatinde kalkıp kahvaltımızı yapıyoruz ve Manavgat için yola çıkıyoruz. 3 otobüsle aktarma yapmak mı, araba kiralamak mı? Siz bilirsiniz. Ben Manavgat Şelalerini çok merak ediyordum. Bunun için Serik/Boğazkent’ten 3 otobüs aktarmayla gitmeyi göze aldım. Manavgat Şelaleri yerli ve yabancı (özellikle Alman ve Rus) turist çeken, günün her vakti kalabalık bir yer. Önemli bir turizm merkezi.

Yıllar önce şelalerin etrafı bu kadar çevrili, kapalı değilken insalar sığ yerlerde ayaklarını suya sokuyor, birbirlerine su atıyor, eğleniyorlarmış. Ne yazık ki bugünlerde bu mümkün değil. Şelalenin etrafını kapatmaları bunu imkansız kılıyor. Güvenlik amaçlı olduğunu düşünsem de güvenlik de oldukça yetersiz. Fotoğrafta görülen tahtaların altında ipler var, birinin düşmesine oldukça müsait.

  İnsanlar bu şelaleri bir doğa harikası olarak görüp kenarında güzel vakit geçireceklerine sadece bir fotoğraf noktası olarak görüyorlar. Oysaki etrafında çimlerin olmasını, buralarda oturup şelalenin sesini dinlemeyi, bu sıcak havada ayaklarımı soğuk suya sokmayı isterdim. Ancak yoğun kalabalık ve fotoğraf sırası buranın sadece bir ticaret noktası olduğunu düşündürtüyor bana.

Şelalenin etrafında dondurmasıyla meşhur birkaç tane kafe, bir tane de hediyelik eşya dükkanı var. Sanırım önceden daha çok varmış. Şu anda bir tane olması çeşitliliğin olmamasına yol açıyor. Antalya’da birçok yerde olduğu gibi hediyelikler dolar ve euro üzerinden TL’ye çevriliyor. Yani TL üzerinden sabit bir fiyat yok. Bu da ürünlerin oldukça pahalı olmasına sebep oluyor. Magnet, fincan, biblo ne olursa cep yakıyor. Bu alanda bir tane de çocuk parkı var. Zaten küçük bir yer, kalabalık daha da bunaltıcı oluyor.

Şelalenin hemen karşısındaki duraktan otobüse binip Manavgat’ın çarşısını gezmeye karar verdim. Çünkü acıkmıştım ve Manavgat’ı da dolaşmak istiyordum. Çarşının içinde güzel takıcılarda ve şapkacılarda gezip Almanca sesler işitmek hoş bir duyguydu. Caddenin üzerinde bir sürü fast food dükkanı var. Ama ara sokaklara girip uygun bütçeli ve çok lezzetli pidecilere bakmanızı öneririm. Böylece hem güzel bir yemek ziyafeti çekebilir, hem de gezmeye daha çok bütçe ayırabilirsiniz. Bu dükkanların sahibi yerli halk, size gezecek yer de önerebilirler böylece.

Ben Sivas’a özgü yemekler yapan bir yerde yemek yemeyi tercih ettim. Etleri Sivas’tan getiriliyor ve Sivaslı aşçılar tarafından pişiriliyordu. Duvarlarda Sivas’ın en ünlü camilerinin, kongre binasının, doğal alanlarının fotoğrafları vardı. Bu bana yıllar önce Sivas’ı gezdiğim günleri hatırlattı. Ve bir kere daha Sivas’a gitmek istediğime karar verdim. Yemeklerini de çok seviyorum. Beni kendi blogumdan tanıyanların bildiği üzere, gezdiğim yerler kadar yediğim şeyleri de anlatıp ”Çünkü oburluk bunu gerektirir.” demeye bayılıyorum.

  Otobüs aktarmalarıyla sonunda kaldığım yere döndüm. Kendime ve çevremdekilere şu soruyu sordum. ”Bu kadar zahmete değdi mi?” Çevremdeki herkes değmediğini söyledi. Ama bence değer. Yeni yerler gezdiğim, hiç görmediğim yerleri gördüğüm, ayaklarım acıdıkça ve yoruldukça yaşadığımı hissettiğim her gün için bu zahmetlere gerçekten değer!

3.GÜN

  Bugün daha sakin bir gün olacak. Hazırlanın, Köprüçay’a gidiyoruz. Köprüçay Toroslardan doğan, dar ve derin kanyonlardan geçerek Serik yakınlarında Akdeniz’e dökülen bir akarsu. Çayın üzerinde iki tane antik köprü yer alıyor. 2.yüzyıldan kalan Oluk Köprü ile 4.yüzyıldan kalan Aspendos ve Side’yi birleştiren Belkıs Köprüsü. Köprüçay’ın aşağısına sulama sistemi kurulmuş. Bu yüzden Serik halkı buraya ”baraj”, Aspendos’a yakın olduğu için de ”Aspendos” diyor.

  Aspendos’u biraz geçince Köprüçay’ı göreceksiniz. Burada piknik, mangal, kamp ve balıkçılık yapılıyor. Bence çok da erken gitmeyip yemeğinizi orada yiyecek şekilde ayarlayın. İsterseniz Aspendos’u buraya gittiğiniz zaman görebilirsiniz. Ben programımda Aspendos’u başka bir zamana aldım. Köprüçay’a gider gitmez kendinizi soğuk sulara atın. Çoğu insan soğuk suya giremiyor. Ama benim için sıkıntı olmadığı için güzelce yüzdüm. Kampçılar için de sorun olmaz diye düşünüyorum. Soğuk su bir süre sonra kollarınız ve bacaklarınızı uyuşturduğu için uzun süre kalmazsınız ama sık sık serinlemek için girersiniz. Yanınıza kitap, dergi alın. Bir ağacın gölgesinde kilim vb sererek, veya sermeden uzanıp kitabınızı okuyabilirsiniz.

  Ben bir günümü burada geçirdiğim için akşama doğru biraz uyudum. Hava serinlemeye başladığında çok iyi geliyor. Köprüçay’da çok keyifli bir gün geçirebilirsiniz. Eğer yapabiliyorsanız mangal yapın, imkanınız yoksa küçük bir piknik yapın. Hiç olmazsa meyve, kuruyemiş atıştırın. Oyunlar oynayabilirsiniz. Çok zevkli olur. Uzun süredir yapmadığınız bir şeyler yapabilirsiniz. Ben resim yapmak konusunda görebileceğiniz en yeteneksiz insanlardan biri olduğum halde buradayken resim çizdim, bir de boyama cesaretinde bulundum. Picasso olmama az kalmıştı! Bol bol fotoğraf çekmek için de çok güzel manzaralar var.

  Elbette dikkat etmeniz gereken birkaç nokta var. Bu suda bazen girdap olabiliyormuş, dikkat etmek gerekiyor. Ayrıca birden derinleşen yerler oluyor. Çok iyi yüzme biliyor olsanız bile bu suda yüzerken dikkatli olun.

  Ve lütfen yediğiniz şeylerin çöplerini sağa sola atarak çevreyi kirletmeyin. Bu dünya hepimize bir emanet. Bu güzelliklerden çocuklarımızın, torunlarımızın da faydalanmasını istemez miyiz?

4.GÜN

  Sonunda dinlendiğimiz tatil günlerini bitirip gezme günlerine geldik. Son iki gün benim için çok eğlenceliydi. Umarım sizin için de öyle olur. Bugün Serik’ten ayrılıyoruz. İlk durağımız Aspendos!

  Tiyatronun akustiğini test etmek isterken ”karpuzzcuu” diye bağıranlar, opera söyleyen Almanlar, merdivenleri çıkarken sesin yankılanmasını sevdikleri için sert sert basanlar (sanırım -lar eki fazla, benden başka yapan görmedim) kral locasında kral pozu verenler, gladyatör kostümü giymiş adam ve plastik kılıçla onunla savaşan insanlar…Aspendos’a gitmeyi yıllardır istiyordum ve Serik’e kadar gelmişken 10 km daha yol gidip Aspendos’u görmezsem kesinlikle rahat edemezdim. 45 derece hava gezgin ruhuna asla bir engel değil dedim, yola koyuldum.

  Çinli bir turist kafilesi, birkaç Alman ve yerli turist ile Aspendos’u gezmeye başladım. Tiyatro binasında bütün turistler gibi 50 farklı poz çekilmeden dönmeyin, bu bir kuralmış.

  Aspendos mükemmel bir mimari teknikle yapılmış, akustiği harika. Buna şahit olmak da mükemmel bir his. Günümüzde de yıllardır Anadolu Ateşi bu sahnede gösteriler yapıyor, bu akustikten yararlanıyormuş. Tarihi dokuya zarar vermeleri nedeniyle onlara tiyatronun biraz ötesinde özel başka bir arena yapılmış. Yol üzerinde her yerde afişler var, zamanı denk gelse mutlaka onları izlemek isterdim. Bir dahaki gelişimde de bunu ayarlamayı planlıyorum. Belki siz özel zamana denk gelirsiniz.

  Tiyatrodan sonra küçük hediyelik eşya dükkanına uğrayabilirsiniz. Böyle turistik yerlerde her şeyin pahalı olmasına rağmen belki bir magnet alırsınız.

  İsteyenler gladyatörle fotoğraf da çekiliyor, güzel ve ilginç bir hatıra.
Aspendos bir agora ve pek bilinmese de tiyatro dışında şeyler de var. Bir stadyum var, birkaç taş dışında bir şey kalmamış maalesef. Ama büyük taştan bir kilise var, görülmeye değer. Yollar çok bozuk, hava çok sıcak ve özellikle yerli turistler buralara ilgi göstermiyor. Ben de kilisenin ötesine gidemedim.
Aspendos kesinlikle gezilmesi, gözülmesi gereken tarih kokan bir yer. Ben çok sevdim.

  Aspendos’tan sonraki durağımız için hazır mısınız? Side’ye gidiyoruz. Geçmişten günümüze kalan en büyük antik kentler Efes ve Side. İzmir’de  yaşayan herkesin birçok kere gittiği Efes’i ben de taşlarına kadar ezberledim. Sıra Side’de deyip 47 derece sıcakta yola koyuldum. Evet, hava sıcaklığı gittikçe artıyordu maalesef.

  Side çok büyük bir antik kent olmasına rağmen asıl gezilecek yerleri (dünyanın ilk ticaret agorası vb.) kapatılmış. Tiyatro ve müze geziliyor. Ona rağmen gez gez bitmiyor bu güzel antik kent. Tiyatro Aspendos’a benziyor. Ancak çok daha iyi bir mimari teknik kullanılmış. Taşların dayandıkları bir tepe yok, MS 2.yüzyılda kemerli bir sistem kurmuşlar. Bu mimari Bütün Doğu Akdeniz’de tek. Bu tiyatronun günümüzde ayakta kalması zaten bir mucize. Bir de en yüksek basamaktan antik kentin ve Side’nin manzarasını seyretmelisiniz. Tek kelimeyle büyülü bir yer.

  Antik kentin müzesi ise tiyatrodan çok daha etkileyici, bu bölgede büyük bir kazı çalışması sonucu çıkarılan eserler sergileniyor.
O zamanın savaşçılarının giydiği kıyafetler, zırhlar, başlıklar taşların üzerine işlenmiş. Değişik mimari motifli taşlar ve her şeyin bir hikayesi var. Kadın başı heykelcikleri, Zeus’un ayağı, Zeus ve diğer tanrıların heykelleri var.

  Ben Sentor’u en yakın arkadaşım ilan ettim. Siz de bir arkadaş edinmeden dönmeyin. 
En çok şaşırdığım ise gerçek insan iskeletiydi. Gerçekten hem komik, hem korkutucuydu, tarih kokuyordu. Hikayesine ulaşmak imkansız olsa da insanda büyük bir merak uyandırıyordu. Diğer yapıları ancak dışarıdan izleyebilir ve tarihlerini okuyabilirsiniz. Bu kadarı bile fazlasıyla bilgi sahibi olmanızı sağlıyor.
Side’nin çarşısı da bu alanın içinde. Denizi çok güzel, çarşısı da çok renkli. Yat turlarına katılabilir, hediyelik eşyalar alabilir, dondurma yiyebilirsiniz. Tabi ki bol bol fotoğraf çekin.

  Side’yi güzelce gezdikten sonra Kaleiçi’ne doğru yola koyuluyoruz. Geceyi burada geçireceğiz.

  Daha uygun fiyatlı olması açısından tercih edebileceğiniz çok güzel butik oteller var. Ben hepsinin manzarasına bayıldım. Dağları, Yivli Minareyi, denizi bir arada fotoğraflayabilirsiniz.

  Antalya’nın merkezini özel kılan bir şey yok. Ama Kaleiçi gerçekten keyifli bir yer. Çarşısı, parkları, tarihi mekanları, eğlence yerleri; ve bütün bunları bir araya getirmesiyle özel.

  Bütün gün Antalya’nın ilçelerini gezdikten sonra otelde bir süre dinlenirsiniz. Zaten geç saatlere kadar canlı bir hayat var. Hediyelik eşyalar alabilir, sokak çalgıcılarını dinleyebilir, dondurma yiyebilirsiniz. Yat turlarının güvenli olanlarını bulup gece-gündüz şehri seyredebilirsiniz.Tabi ki ben yemeklerden bahsetmesem olmaz.

  Dönerciler çarşısı buranın en ünlü yeri. Bir et döner yemeden dönmeyin. Tabi ki ben de yemeden dönmedim, çünkü OBURLUK bunu gerektirir.

  Bütün bunlardan sonra çektiğiniz fotoğraflardan seçip paylaşmayı unutmayın. Yorucu ve güzel bir günün ardından yumuşacık yatağınıza yattığınızda hissettiklerinizin eşi benzeri yok. Yine de siz çok uyumayın, yarın yoğun bir gün olacak.

5.GÜN

  Son gün erken uyanıp yola koyulmak en iyisi. İlk durağımız Düden Şelaleri.

  Manavgat’ın gürültülü, saygısız turistinden uzakta unutulmuş bir yer gibi Düden Şelalesi. Biraz bakımsız kalmış olmasına rağmen, kat kat daha fazla sevdim burayı. Doğal olmaması da ayrı bir hayal kırıklığıydı.
Girişte sizi develer karşılıyor. İsterseniz beraber birkaç tur atabilirsiniz. Bence çok tatlı hayvanlar. Tabela konusunda büyük eksikleri var. Gelene kadar bir tane Düden Şelalesi tabelası görmemekle beraber mecburen sora sora buluyorsunuz. Ama işin komik yanı alanın içinde de tabelalar saçma yerleri gösteriyor. Siz de gördüğünüz su birikintilerine bile “şelale burada” diyorsunuz. Ama mağaranın içindeki büyüleyici manzarayı görünce anlıyorsunuz. Burada Alman veya Rus turistten çok Arap ve yerli turistler var. Biraz daha sakin bir yer, tabi sabahın erken saatlerinde gittiğim için de olabilir.


Şelalenin suyunu dinlemek inanılmaz rahatlatıcı ve her adımda fotoğraf çekmektense durup şelaleyi izlemek güzel bir his. Çok sık kullandığım bir cümle var ya ”İnsana yaşamayı hissettiriyor!”

  Ben insanların “ne yapıyor ya bu?!” bakışları altında ayakkabılarımı çıkarıp kayalardan atlaya atlaya ayaklarımı suya soktum. Buz gibi bir suydu, Köprüçaydaki gibi kısa sürede ayaklarım uyuştu ve çıkmak zorunda kaldım. Ama çok eğlenceliydi. Siz de deneyin. Dönmeden önce kesinlikle buranın tadını çıkarın…

‘Tüyden hafif olurum böyle sabahlar/ Karşı damda bir güneş parçası,/ İçimde kuş cıvıltıları, şarkılar;/ Bağıra çağıra düşerim yollara;/ Döner durur başım havalarda!” demiş şair…

  Düden’den sonra Noel Baba’yı görmek için Demre’ye gidiyoruz.

  Tabi ki yine tabela sıkıntısından bahsetmek istiyorum. Bu kadar turist çeken bir bölgede nasıl tabela olmaz bilmiyorum ama gerçekten sora sora her yer bulunuyor. Bu kilise Hristiyanlar için oldukça önemli, onların inançlarını gözlemlemek de aynı şekilde önemli fikrimce.
Saint Nicholas’ın kim olduğuyla ilgili Hristiyanlık inancına göre birçok farklı hikaye var. Myra (Demre) bölgesinde yaşamış yardımsever bir Aziz. Çocuklara, yaşlılara, düşkünlere yardım ettiği söyleniyor. Bazı kaynaklarda yeni yıl öncesinde çocukların isteklerini yerine getirdiği söyleniyor. Bu yüzden Noel Baba olmuş bu yardımsever Aziz.
Öncelikle gitmeden önce kafanızdaki tontiş, sakallı yaşlı amca betimlemesini silin. Çünkü çok daha farklı şekilde tasvir ediliyor Saint Nicholas. Her şey İngilizce, zaten neredeyse hiç yerli turist görmedim. Benim gittiğim gün bir Rus turist kafilesi vardı. Onların rehberleri uzun uzun Rusça bilgilendirme yaptı ve kiliseyi çok güzel gezdiler. Bizim için yeterli bilgilendirme yok maalesef. Kiliseden daha büyük hediyelik eşya dükkanları ve kafeler var. Turistler bu yerleri gezmeyi çok seviyor, güzel bir dinlenme de oluyor.
  Dolaşırken küçük bir Rus gördüm. Sarışın erkek çocuğuydu ve elinde fotoğraf makinesiyle heyecanlı heyecanlı fotoğraflar çekiyordu. “Wow” diyor fotoğraf çekip bana gösteriyordu, ben de “wow” deyip gülüyordum. İngilizce bilmiyormuş, ben de Rusça bilmediğim için sohbetimiz biraz kısa sürdü. Ama anladım ki dil, yaş, ırk fark etmeksizin birbirimizi çok iyi anlayabiliyormuşuz. Demre’deki en güzel anım oldu.
Müzede yeterince bilgilendirilmediğim için internetten biraz araştırma yapmak istedim. Gerçekten Türkçe hiçbir şey bulamadım ve bu beni çok şaşırttı. İngilizce bir sürü yazı, makale, görsel olmasına rağmen bir Türk kendi dilinde başka bir din hakkında bilgiye nasıl ulaşamaz?
Başka kültürleri gözlemlemek isteyen insanları Demre’ye davet ediyorum!
Ortalıkta dolaşıp Noel Baba ruhuna “Fatiha” okuyacak, kilisenin içinde bağıra çağıra konuşup insanları rahatsız edecek ve anlamadıklarını düşünerek insanlarla dalga geçecek insanları beklemiyoruz. Lütfen gelmeyin!
Farklı dinlere saygılı olmak hiç de zor değil!

  Benim Antalya gezim burada sona eriyor. Buna rağmen size önerebileceğim gezilecek bir kaç yer daha var. Vaktiniz varsa gezmenizi öneririm. Sosyal paylaşım sitelerinin gözdesi Kaputaş Plajı, Kemer Folklorik Yörük Parkı, kesinlikle görülmesi gereken Apollon Tapınağı ve Kaş Aslanlı Lahit.

  ”Antalya için sezon kapandı.” diye düşünmeyin ve Eylül’de siz de gezmek için yeni rotalar belirleyin. Sizler için yapmış olduğum gezi programını umarım beğenmişsinizdir. Yazıların çoğu kendi İnstagram hesabımdaki mevcut yazılardır. Yazının sonunda belirteceğim kullanıcı adıyla benimle program hakkındaki eleştirilerinizi, sizin bu yerlerde çekmiş olduğunuz fotoğrafları ve düşüncelerinizi paylaşmayı unutmayın. Başka şehirleri gezeceğimiz yazılarda görüşmek üzere. İzninizle teşekkür faslına geçeyim.

Beni her konuda destekleyen sevgili babam Murat Kara’ya,

Bu gezi için özellikle teşekkür etme ihtiyacı duyduğum canım annem Ebru Kara’ya,

Manavgat’taki restoranın hoşsohbet sahiplerine,

Bu yazıyı paylaşmama imkan sağladıkları için gezgelsen hesabı İnstagram yöneticilerine,

Ve bu yazıyı sonuna kadar okuyup düşüncelerime değer veren sizlere,

Sonsuz teşekkürler!

Gezgin: Dilara Kara

İnstagram: dillaraakara

”Hayat ya cesur bir maceradır ya da hiçbir şey!”

 

DOKUZ GÜLÜMSEYEN GÜNEŞ:ANTALYA” için bir yorum

  • 28 Eylül 2017 tarihinde, saat 08:47
    Permalink

    Güzel bir rehber olmuş, kaleminize sağlık

    Yanıtla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir